Türkiye’de siyasetin en büyük ikiyüzlülüklerinden biri, bir şeyin kimin tarafından yapıldığına göre değişen tepkiler.
Bugün muhalefet cephesinden gelen bir boykot çağrısı, “darbe girişimi” gibi lanse edilirken, keşke muhalefet geçmiş dönemlerde vatandaşlar için yapmış olsaydı derken, geçmişte aynı yöntemi kullanan Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemleri “milli iradenin sesi” olarak sunuluyordu. Oysa boykot, anayasal bir haktır ve kimse, hangi siyasi görüşten olursa olsun, bunu kullanıyor diye cezalandırılamaz.
Öncelikle, boykot çağrısı yapmak suç değildir; aksine, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda güvence altına alınmış bir haktır. Anayasa’nın 25. maddesi “Düşünce ve kanaat hürriyeti”, 26. maddesi ise “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlığı altında bu hakkı açıkça tanımlar:
-Madde 25: Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.
-Madde 26: Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla açıklama ve yayma hakkına sahiptir.
Yani, hukuki çerçevede yapılan bir boykot çağrısı, anayasal güvence altındadır. Peki, neden iktidarın hoşuna gitmeyen boykotlar anında hedef tahtasına oturtuluyor?
Hatırlayalım. 2020’de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un İslam karşıtı tutumuna karşı Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan dinimize saldıran ülkenin bizzat Fransız mallarına boykot çağrısı yaptı. “Sakın Fransız markalarını almayın” diyerek meydanlarda ses yükseltti. Benzeri olaylar uzak zamanda da yaşandı, yakın dönemde de yaşanmaya devam etti. Yani boykot çağrısı kimden gelirse gelsin haktır.
Ama bugün, muhalefet çevrelerinden gelen bir boykot çağrısı “hükümete karşı komplo”, “ekonomiyi baltalama girişimi” olarak sunuluyor. Oysa aynı yöntem, işlerine geldiğinde “milli bir duruş” oluveriyor.
Muhaliflerin başlattığı boykot çağrıları yalnızca eleştirilmekle kalmıyor; doğrudan bir tasfiye mekanizması devreye giriyor. Hükümetin güdümündeki firmalar, medyada boykot çağrısı yapanları yasaklıyor. Devletle iş yapan özel sektör kuruluşları, çalışanlarını sırf sosyal medyada boykot çağrısına destek verdi diye işten çıkarabiliyor. Boykotu destekleyen sanatçılar, gazeteciler, akademisyenler kara listeye alınıyor.
Bu da Türkiye’de artık liyakatin ve adaletin tamamen bittiğini gösteriyor. Hangi fikirde olduğunuz, işinizin kalitesinden daha önemli hale gelmiş durumda. Devlet kurumları, şirketler ve medya organları bir çürüme içinde; iktidara sadık olmayan herkesin sistem dışına itildiği, liyakat yerine biatın geçtiği bir düzene dönüştü.
Bu tür yönetimler tarih boyunca hep aynı sonu yaşar. Gücünü halkın rızasından değil, kendi çevresini kayırarak ayakta kalmaktan alan hükümetler bir noktada çürümeye mahkumdur. Bağımsız olması gereken yargı, medya ve iş dünyası tamamen bir partinin eline geçtiğinde, sistem artık kendini besleyemeyen bir kanser hücresine dönüşür.
Bugün Türkiye’de olan da tam olarak budur. İktidar, halkın gerçek sorunlarıyla ilgilenmek yerine, kendisinden olmayanları tasfiye ederek varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Sonuç olarak, boykot anayasal bir haktır. Kimin yaptığına göre meşruiyeti değişmez. Ama Türkiye’de her şey gibi, bu da siyasi bir silaha dönüştü. Liyakatin yok olduğu, adaletin yalnızca bir kesim için işlediği bu düzenin ne kadar sürdürülebileceği ise tarihin bize vereceği bir yanıt.
Memleketin Adalet ile yönetilmesi dileğiyle saygılarımla